DOLAR %
EURO %
ALTIN 1.164,49-0,13
BITCOIN %
Ankara

HAFİF KAR YAĞIŞLI

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

17 okunma

Hakan İşcen, korona sürecini satırlara döktü: Keşke Yaşamak da Bulaşıcı Olsa”

ABONE OL
18 Ocak 2023 16:00
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 “Karantina Günlükleri” alt başlığıyla yayımlanan “Yaşamak da Bulaşıcı Olsa” adlı yeni kitabınızda, 11 Mart-12 Haziran 2020 tarihleri arasında yaşadığınız/yaşadığımız kaygıya ilişkin şiirleriniz yer alıyor. Nasıl bir süreçti sizinki, anlatır mısınız biraz?

Zor bir süreçti. Her şeyden önce kentsel dönüşüme girmiş, 90 metrekare, balkonu dahi olmayan bir evin içinde yalnız olarak girdim. Felaketler yaşayan bir insanın geçirdiği travmanın klasikleşmiş tüm fazlarını yaşadım diyebilirim. Yani önce inkâr ve öfke, sonra pazarlık, arkasından depresyon ve son olarak kabullenme. Belki sırası biraz değişik olabilir; ama sonuçları aynıydı. Zaten günlükte bu fazlara ilişkin oldukça çok ipucu var.

Bir de baştan şunu belirtmeliyim, zaten kitabın başına da yazdık: Tür olarak bu metin kurgusal bir günce. Bütün o şiirsel notlar benim başımdan birebir geçen psikolojik kırılmalar değil. Kuşkusuz arka planında ben varım, ama günlüğü tutan karakterin başından geçenler olarak okunmasında fayda var. Bu öyle bir dönemdi ki, özünde herkes yalnızdı. Günlük hayatta kalabalıklar içine karışsak da, ben son tahlilde gökyüzünün altında herkesin yalnız olduğuna inanırım. Bu depresif bir hâl değil bana göre, bilakis insanı uyanık ve duyarlı tutan bir tespit.

Neden o 90 günle sınırladınız kitabı?

Yanıtı basit aslında: Her şey bitti diye. Belki de kendimi buna inandırmak istedim. Meğer yalancı baharmış. Ben o 90 günün notlarını bir dosya olarak toparladığım zaman hepimizin bildiği ikinci dalga başladı. Açıkçası tekrar başa dönmek istemedim. Mental olarak da zaten çoğumuz gibi, buna yine hazır değildim.

UMUT YOKSA GERİDE BİR ŞEY KALMIYOR

Siz de koronavirüse yakalandınız mı? Ya da yakalanan ve yaşamını kaybeden yakınlarınız oldu mu?

Yakalandım tabii. Hem de başka bir travmanın arkasından, daha aşı falan yokken. 2021 Ocak ayında kardeşimi, aynı yılın kasım ayında da annemi kaybettim. Bize kalp krizi deseler de ben salgınla da bir bağlantısı olduğuna inanıyorum. Ben kardeşimin cenazesi nedeniyle yakalandım. 40 gün eve kapandım ve dış dünya ile tamamen ilişkimi kestim. Sadece yazdım. Zaten o 40 günün hikâyesi ayrı bir şiir kitabı olarak yayınlandı.

Karantina günlerindeki ev hapsi sırasında yalnız mıydınız?

Evet. Ama kendi kendime konuşuyordum. Gerçi bu korona dönemine özgü değil, sanırım genelde benim gibi yalnız yaşayan insanların geliştirdiği bir refleks. Başkaları da böyle yapıyor veya suyuma gitmek için öyle yaptıklarını söylüyorlar, bilmiyorum.

“Korkumu koydum kapı önüne / Yatacak kadar yer açıldı / Umudu dışarıda bıraktım / Ev bomboş kaldı.” Umutsuz muydunuz gerçekten o günlerde?

Özellikle yakınlarım için ciddi kaygılarım olsa da umutsuz değildim. Aslında orada umudu çıkarırsan ev bomboş kalır derken, bilakis umudun önemini anlatmaya çalışıyorum. Umut yoksa geride bir şey kalmıyor çünkü. İnsan umudunu hiç kaybetmemeli. Umudunu kaybeden insan boş insandır ve her şeyi yapabilir. Benim öğretmenlerimden biri de Yaşar Kemal’dir; ne mutlu bana ki yaşarken onunla birkaç kez aynı masada oturma şansına eriştim. O mecbur insan dediği insanın, en acı hikâyelerini anlatır ama sonunda her zaman umut vardır, umut verir. Arkadan gelenler için umutsuz olmaya da hakkımız yok aslında.    

İNSAN İNSANA DOKUNMALI

“Travmatik bir dönem” olarak nitelendiriyorsunuz karantina günlerini. O sürecin sizin hayatınızda ve toplumumuz üzerinde bıraktığı izleri nasıl değerlendirirsiniz?

En klişe yanıtıyla hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olmadı, olmamalı da zaten. 100 yılda bir yaşanacak bir şeyi yaşadık. Hiçbir şey olmamış gibi nasıl davranabiliriz ki? İnsan boyutunda bakarsak, insan yalnız kaldı, kendiyle yüzleşti, kendini tanıdı. Hatta aynı çatı altında yaşadığı diğer insanları… Elinden gelmeyen şeylere karşı çaresizliğini, sahip olduğu şeylerin değerini. Toplum boyutunda ise, kısaca sosyalleşme denen ve sadece insan türüne özgü olan ve o güne dek pek farkında olunmayan yaşam formunun önemi anlaşıldı. Zoom hücreleri ile bunun eksikliği giderilir sanıldı ama yine yanıldı insanlar, insan insana dokunmalı çünkü.  

Ve bir zamanlar daha sık yapılan, ama son yıllarda bazı STK’lara veya bir avuç merhametli insanın omuzlarına yıkılan o eskilerin yardımlaşma geleneğini hatırladı insanlar. İhtiyaçları olan insanlara ve hayvanlara uzanan yardım elinin iyileştirici yönünü… İş hayatına bakarsak, iş süreçlerine ilişkin çoğu şey değişti. Çalışma prosedürleri, algoritmalar, alışkanlıklar tamamen değişti. Evden çalışma, net üstünden uzaktan müşteri görüşmeleri, webinerli ürün tanıtımları, toplantı alışkanlıkları vs… 

 Maske kullanımı artık iyice azaldı. Tamamen unuttuk mu, yaşadığımız o ‘travmatik dönemin’ üzerine sünger mi çektik sizce?

Hafiza-i beşer nisyan ile malûldür” derler. Unutkanlık insanlık hâlidir. Unutmak, aslında her şeye rağmen hayata devam için gerekli olan bir şey. Bir nevi savunma. Ama bu savunma hâli, pervasızlık veya bize bir şey olmaz tavrına dönüşmemeli. Çünkü asıl salgın o zaman başlıyor. Her şeyi silerek, unutarak ya da yaşanmamış gibi devam edemeyiz. Yaşamak bir denge sanatı. Pür mutluluk veya mutsuzluk diye bir şey yok. Siyah-beyaz, salt iyi-salt kötü olmadığı gibi. Yaşadıklarımızdan ders çıkararak ama hayatı da kendimize zehir etmeden yaşamanın yolunu bulmalıyız.   

 

Şu dizeleriniz oldukça etkileyici: “Artık eminim; Bu kesin bir komplo! Yaşlı gezegenin bilge bir yarasayla tezgâhladığı…” Bu düşünceyle; COVID için “doğanın intikamı” demek doğru olur mu?

Eğer yeni yaşam formatları ve değerler sistemi geliştirmez isek, ya birbirimizi boğazlayacağız ya da bu gezegeni öldürüp onunla birlikte yok olacağız. Karantina hapsindeyken penceremden baharı kokluyordum, hava nasıl da temizdi, gürültü kirliliği yok, çöp vs yok… Yaşadıklarımız doğanın intikamı değil bence, doğa intikamcı olsa her kış insanın kirlettiği denizleri temizleyip bizim için yaza hazırlamaz. İntikam, hırs, kin insan türüne özgü. Ama görünen o ki, doğanın bunu tolere etme sınırı gittikçe daralıyor. Bunun farkında olan Homo Deus (Ben ona Harari’den farklı olarak Home Deus diyorum) kendine kirletecek başka gezegen arayışlarını bence gizli gizli sürdürüyor.   

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

Sadece koronavirüs hakkında değil şiirleriniz. Düşünce özgürlüğünden “aynı bulutları ve yağmuru paylaşan” insanoğlunun savaşlarına, Auschwitz toplama kampından cansız bedeni sahile vuran minicik yavrulara, 1.5 milyar insan halen içecek su bulamazken “elini yıka” diyen korona önlemlerinden bir gram altın uğruna kesilen ağaçlara uzanan ‘insana dair’ tüm meselelere ince ince dokunmuşsunuz. Esas “derdi” ne bu kitabın?

Belki kısaca şu söylenebilir: Bu salgını fırsat bilerek aynaya bakmalı insan. Ve bu gezegenin en acımasız türü olarak yaptığı kıyımın farkına artık varmalı. Karantinada aynalara bakacak çok zamanımız oldu; ama pandemi sonrası bugün dünyada yaşananlara baktıkça boş boş baktığımız anlaşılıyor.

Üstelik pandemi peşinden küresel bazda bir de yoksulluk dalgası getirdi, bu kimilerince “üçüncü kavimler göçü” olarak nitelendirilen göçmen akınlarını artırdı.

Sonuç olarak başladığımız yere değil, daha kötü bir karaya çıktık. Bu yazılanların bir yandan tarihe not düşerken, aynı zamanda bu salgının bir felaketten çok, köprüden önceki son çıkış olarak fırsata dönüşmesini dileyebiliyorum. En azından sokaklarda bunun için mücadele eden tüm aktivistlerin umudunu paylaşarak. 

“Yaşamak da Bulaşıcı Olsa” çok kısa sürede okunsa da üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken konulara değiniyor. Bu kitaba dair okurlardan gelen/gelecek hangi yorum sizi çok mutlu etti/ederdi?

 “Okurlarım” demek, bana her zaman üsttenci bir bakış olarak geliyor. Ben de aynı zamanda bir okurum. Okumadan bir şey yazmam imkânsız. Herkes dünyada bir şekilde kendisini ifade etmeye çalışıyor. Ben bunu yazarak yapabiliyorum sadece. Kimileri sanatla, kimileri siyasetle, kimileri de bizzat sokaklarda mücadele ederek. Ben kendimi ifade etmeye çalışırken aynı zamanda da kendimi iyileştirmeye, dünyayı kendim için daha katlanır hâle getirmeye çalışıyorum. 

Yazarın karakterleri kahraman olabilir ama kendisi değildir. Bazı yazarların kendilerine atfettikleri gibi, mitolojik yarı tanrı yarı insan yaratıklar da değildir. Spartaküs’ü kahraman yapan çevresinde onun gibi köylü olan halktır. Sanatçı bu bağlamda, kendini özgürleştirecek anahtarı bulan kişidir bana göre, çoğu bencildir de, en fazla kodesten kaçarken “anahtarı at… anahtarı at…” diye bağıran diğer kölelere elindeki anahtarı fırlatan köle olabilir. Spartaküs’ün “Ben burada yıllarca sürünsem de olur, yeter ki onlar kurtulsun” diye düşündüğünü hiç sanmıyorum.  

Mevlânâ’nın dediği gibi, özgür olmayan gerçeği söyleyemez. Sanat kişiye bu özgürlüğü sağlar. Onu gören, okuyan, dinleyen, seyreden insan kendini de özgürleşmiş hissederse bu en güzel sonuçtur. Çünkü o zaman herkes özgür olacağı için herkes konuşmaya başlar.

Herhangi bir kitabımı okuyan biri, basılı olmayan ilk kopyayı okuduğunda senin bana geçen sabah söylediğini söylesin benim içim yeter: “Bu sabah kendimi iyi hissettim.” Çünkü sanat ne sanat içindir, ne toplum içindir. Sanat insan içindir. O insan da hepimiziz. Yapıtlara değişik bedeller biçilebilir, ama o katarsis dediğimiz şeyin parasal karşılığı yok. 

İNSANIN KENDİNİ DEĞİŞTİRMESİ ZORDUR AMA HİÇ OLMAZSA ÇEVRESİNİ DEĞİŞTİREBİLİR

“Yaşamak da Bulaşıcı Olsa” umut dolu bir temenni cümlesi. Mümkün mü hastalıklar kadar güzelliklerin de bulaşıcı olması?

Mümkün. Üzüm üzüme baka baka kararır derler ya, insan da insana baka baka güzelleşir, aydınlanır. Tabii doğru insana, doğru bakış açısıyla bakıyorsa.

Olgunluğun çeşitli kriterleri olabilir; ama bence en önemlilerinden bir tanesi de sana bir şey öğreten, insan olduğunu hissettiren, seni ruh olarak zenginleştiren ve eğlendiren insanlarla birlikte olma çabası. Aynı çevrenin içinde, aynı şeyleri düşündüğün insanlarla, hep aynı şeyleri yaparak eve döndüğünüzde kendinizi yeteri kadar mutlu hissetmiyorsanız, bana göre bir şeyleri değiştirmenin zamanı gelmiştir. İnsanın kendini değiştirmesi zordur ama hiç olmazsa çevresini değiştirebilir. Sonunda kendinizin de değiştiğini görürsünüz. Çevrenizde ne kadar mutlu insan varsa siz de o kadar mutlu olursunuz. Gülmek, koronadan daha bulaşıcı bana göre.   

Hayatını kaybeden tüm sağlık emekçilerine adamışsınız kitabınızı. Bu sürecin gerçek kahramanları onlardı, değil mi?

Kesinlikle. Ben empatiye inanmam. Ama bir düşünün, karantina günlerinde siz ailenizle birlikte evinizde televizyon seyredip dışarıya yemeğe gidememekten sızlanırken, sağlık emekçileri bilinmeyen ölümcül bir virüse karşı hayat kurtarmak için çabalıyorlardı. İzinleri iptal edildi, günlerce çocuklarını göremediler. Sizi bilmem ama bu özveriyi kendimin gösterebileceğinden ben emin değilim.

ORTAOKULDAN BERİ YAZIYORUM

Sizden bahsedelim biraz da. “Dünya Şiir Günü” önerisini Türk Pen’ine sunan ve kabul edilmesini sağlayan şair grubundansınız. Ne zaman, nasıl başladı şiire merakınız?

Sadece şiire değil. Ben yazmayı seviyorum. Türü önemli değil. Her besteyi aynı enstrümanla çalamazsınız. Kimi senfoni kemana, kimi piyanoya uygundur. Önemli olan ifade etmek istediğiniz duyguyu veya anlatacağınız hikâyeyi en etkili biçimde hangi kalıpla verebileceğiniz. Bu, yazarın öznel bir tercihi. Metni hangi bakış açısıyla, kimin ağzından anlatacağına karar vermesi gibi.

Ortaokuldan beri yazıyorum. Ama benim hayatımda yazmanın ve hikâyelerin önemli yer tutacağını daha ilkokulda anlamıştım. Kafamdan hikâyeler uydurup bir dolu çocuğu peşime katıp okula öyle giderdim. İlk zihinsel uydurmaca hikâyemin adı “Kesik El” idi. Adında anlaşılacağı gibi, bir korku hikâyesiydi. Yalanlar kolay kolay hatırlanmaz. “Hadi yine o bölümü anlat” dediklerinde, “Orası böyle değildi ki…” gibi tepkilerle karşılaşır, hemen laf karıştırıp tabanları yağlardım.

90’lı yılların ikinci yarısında yolum Tarık Günersel ve onun kurguladığı şiir atölyesi ile kesişti. Sonra Şiir Uzayı Laboratuvarı’na dönüşen grupta Lale Müldür, Gülseli İnan, Mazhar Candan gibi yetkin şairler de vardı. O bir avuç şair grubu önce Türk Pen’ini, sonra da Dünya Pen’i ve UNICEF nezdinde bütün gezegeni şiire ait bir gün olması konusunda ikna etti. Burada Tarık’ın kişisel çabalarının çok büyük önemi ve etkisi var. 

Yeni bir kitap projesi var mı gündeminizde?

Birden çok var. Yine bir şiir kitabı projesi var, Kadıkale Postası… Yapay Zekâ ile ilgili üçte biri tamamlanmış bir roman ve ayrıca ilk çıkan kitabım olan Yaratıcı Yazarlık Kursu adındaki öykü kitabımın yeni baskısının çalışma dosyası… Gördüğünüz gibi, şiir-roman-öykü, üç ayrı tür iç içe birlikte yürüyor. Hayatımızda da sevginin, aşkın ve tutkunun bir arada yürümesi gibi.

YAZMAYI DÜŞÜNEN VARSA HEMEN BAŞLASIN

Son olarak, yazmak gerçekten insana şifa verir mi?

Okumak okuyana, yazmak yazana tabii ki şifa verir. Salgında kitap okumak patladı, neden? Çünkü bir karantina odasından ancak bir kitapla kaçabilirsiniz. Kitap uçan bir halıdır; üstüne binmeye gör, seni alır dünyanın öteki ucuna götürür. Yazmanın sağaltıcı gücünü kardeşimi kaybettiğimde birebir yaşadım. Yazmanın o dönem bana verdiği “dayanma gücünü” bin kişi taziyeye gelse asla sağlayamazdı.

Sait Faik, “Haritada Bir Nokta” öyküsünde boşuna “Yazmasam deli olacaktım” demedi. Ama bu kimilerince yanlış ifade edildi. Yazma aşkı ile ilgili bir şey değildi. Şehirden kaçıp haritada bir nokta gibi, güzel, adil, iyi insanların yaşadığı handiyse Moore’unki gibi, ütopik bir adaya gelmişti. Yazmayacaktı, sadece bu iyi insanların arasında yaşayacaktı. Ama iyi insan olarak bildiği balıkçıların hisse paylaşımı sırasındaki adaletsizliklerini görünce yine çakısıyla kalemini yontmak zorunda kaldı.

Bu nedenle okuyan zaten okuyor ama aranızda hâlâ yazmayı düşünen varsa, artık daha fazla ertelemesin, hemen başlasın.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP
300x250r
300x250r
escort erzurum escort adana escort antalya escort bursa escort istanbul escort malatya escort gaziantep escort adana escort eskişehir escort

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

deneme bonusu veren sitelerdeneme bonusu